
Bilişim Hukuku
Yapay Zeka ve Fikri Mülkiyet: Eserin Sahibi İnsan Olmak Zorunda Mı?
2 Kasım 2025 | BY Demirışık Hukuk
Özellikle ChatGPT, DALL-E ve Midjourney gibi üretken yapay zeka modelleri, saniyeler içinde özgün metinler, görseller, müzikler ve hatta yazılım kodları üretebilmektedir. Bu durum, yaratıcılık ve inovasyon süreçlerini kökünden değiştirirken, fikri mülkiyet hukukunun yüzlerce yıllık temel bir ilkesini de sorgulamaya açmıştır: Bir eserin veya buluşun sahibi insan olmak zorunda mıdır?
Geleneksel fikri mülkiyet hukuku, hem telif hakları (eser sahipliği) hem de sınai mülkiyet hakları (patent, marka, tasarım) bağlamında “insan” faktörünü merkeze alır. Örneğin, Türkiye’de 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK), eser sahibini “eseri meydana getiren gerçek kişi” olarak tanımlar. Benzer şekilde, 6769 sayılı Sınai Mülkiyet Kanunu (SMK) uyarınca bir buluşu yapan kişi, yani “mucit” de bir insan olmalıdır. Hukuki sistemler, yaratıcılığın ve buluşçu faaliyetin, insanın zihinsel ve entelektüel çabasının bir ürünü olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Peki, bir yapay zeka algoritması, minimum insan müdahalesiyle özgün bir tablo yarattığında veya yeni bir kimyasal bileşik tasarladığında, bu geleneksel tanım nerede durmaktadır?
Bu sorunun yanıtı, yapay zekanın yaratım sürecindeki rolüne göre değişmektedir. İlk senaryoda, yapay zeka bir “araç” olarak kullanılır. Bir fotoğrafçının Photoshop kullanarak bir fotoğrafı düzenlemesi gibi, bir sanatçı da yapay zekaya belirli komutlar (prompt) vererek, renk paletini seçerek ve çıkan sonuçları defalarca düzenleyerek bir eser ortaya çıkarabilir. Bu durumda, yaratıcı sürecin kontrolü ve nihai kararlar insana aittir. Hukuk doktrini ve mevcut uygulamalar, bu senaryoda eser sahibinin yapay zekayı bir araç olarak kullanan insan olduğu yönünde büyük ölçüde hemfikirdir. Yaratıcı irade ve özgün dokunuş insandan geldiği için, telif hakkı korumasından faydalanacak olan da odur.
Asıl hukuki tartışma, yapay zekanın bir “araç” olmaktan çıkıp otonom bir “yaratıcı” haline geldiği ikinci senaryoda alevlenmektedir. Bir yapay zekanın, genel bir amaç dışında belirgin bir insan komutu olmaksızın, kendi kendine öğrenerek ve veri setlerini analiz ederek özgün bir senfoni bestelediğini veya bir ilacın moleküler yapısını keşfettiğini düşünelim. Bu durumda “eseri meydana getiren” veya “buluşu yapan” kimdir? Yapay zekanın kendisi mi? Onu programlayan yazılımcı mı? Onu eğiten veri setinin sahipleri mi? Yoksa yapay zekayı çalıştıran ve yatırım yapan şirket mi? Mevcut yasal çerçeveler bu sorulara net bir yanıt verememektedir.
Uluslararası alanda bu konuda önemli davalar ve tartışmalar yaşanmaktadır. En bilinen örneklerden biri, Dr. Stephen Thaler’in “DABUS” adını verdiği yapay zeka sistemini mucit olarak gösterdiği patent başvurularıdır. ABD, Birleşik Krallık ve Avrupa Patent Ofisi (EPO) gibi birçok merci, mucidin insan olması gerektiği gerekçesiyle bu başvuruları reddetmiştir. Benzer şekilde, ABD Telif Hakkı Ofisi, yapay zeka tarafından üretilen görsellerin yer aldığı bir çizgi romanda, sadece insanın yazdığı metin ve karakterlerin düzenlenmesi gibi yaratıcı kısımları koruma altına alırken, görsellerin telif hakkı korumasından yararlanamayacağına karar vermiştir. Bu kararlar, “insan yaratıcısı” ilkesinin hala ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.
Peki, hukuk bu teknolojik gelişime nasıl adapte olabilir? Olası üç temel senaryo üzerinde durulmaktadır. Birincisi, insan yaratıcısı olmayan eserlerin ve buluşların kamu malı (public domain) sayılmasıdır. Bu yaklaşım, bilgiye erişimi kolaylaştırsa da, yapay zeka geliştirmeye yönelik milyarlarca dolarlık yatırımları teşvik etme konusunda zayıf kalabilir. İkinci senaryo, yapay zeka tarafından üretilen içerikler için “sui generis” yani kendine özgü yeni bir hak kategorisi oluşturulmasıdır. Bu, telif hakkından daha sınırlı ve daha kısa süreli bir koruma sağlayarak hem yatırımcıyı koruyabilir hem de kamu yararını göz ardı etmez. Üçüncü ve en pragmatik görünen senaryo ise, hak sahipliğinin yapay zekayı geliştiren, eğiten veya yasal olarak işleten gerçek ya da tüzel kişiye atfedilmesidir. Bu yaklaşım, mevcut “tüzel kişi eser sahipliği” veya “işveren-çalışan ilişkisi” prensiplerine benzetilebilir.
Sonuç olarak, yapay zekanın yarattığı içeriklerin hukuki statüsü, fikri mülkiyet alanındaki en güncel ve karmaşık sorunlardan biridir. Türk hukuku da dahil olmak üzere dünya genelindeki yasal mevzuatlar, henüz bu teknolojik devrime tam olarak yanıt verebilecek şekilde güncellenmemiştir. Şu anki mevcut durumda, yapay zeka ile içerik üreten yaratıcıların ve şirketlerin, sürece ne ölçüde insan müdahalesi ve yaratıcı katkı sağladıklarını belgelemeleri, olası hukuki uyuşmazlıklarda lehlerine bir durum yaratabilir. Bu yeni ve dinamik alanda haklarınızı korumak ve stratejinizi doğru belirlemek için hukuki danışmanlık almak, her zamankinden daha kritik bir öneme sahiptir.
Yazar Hakkında

